• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • RestoraTÜRK

  • RestoraTÜRK

Copyright 2017 - Custom text here

KOCA SİNAN

İstanbul devamlı bir su problemi içerisindedir. Bu problemin çaresi asırlar önce Kanuni zamanında, Mimar Sinan'ın günlerinde konuşulmuş ve en büyük çare Sinan'la bulunmuştur. İstanbul'un o günkü nüfusu çoğalınca Kanuni Sultan Süleyman, Sinan'ı huzuruna çağırır, der ki: "Mimarbaşı, halkımız su ihtiyacı içinde. Bir at yükü suya çok miktar akçe ödüyorlar. Acaba halkımızın bu su ihtiyacını karşılamak için bir şeyler düşünmez misiniz?"
Mimarbaşı der ki:
"Sultanım siz müsaade buyurun, ben İstanbul'un çevresini bir dolaşayım, dışarıda mevcut suları İstanbul'a getirmenin mümkün olup olmadığını bir inceleyeyim, ondan sonra size bir cevap veririm."
Sinan Ağa atına biner, yanına yardımcılarını da alır, Çekmece'den başlayarak kıyıları dolaşır. Beşiktaş'a kadar İstanbul'un kıyılarında, dereleri, akan suları tespit eder. Bu suların önü örüldüğü, baraj yapıldığı takdirde nereye kadar yükselir, nereden nereye kemer yapılarak İstanbul'a getirilebilir diye, bunun günlerce hesabını yapar ve Kanuni'nin huzuruna çıkar.
Sultan sorar:
"Mimarbaşı, İstanbul'a su getirmek mümkün müdür?"
Mimarbaşının cevabı:
"Belki Sultanım, mümkündür. Ancak çok ağır bir şartı var."
"Nedir o Mimarbaşı?"
"Sultanım, altın dolu keseleri uç uca dizmek şartıyla ancak İstanbul'a su gelebilir."
Kanuni'nin cevabı şu olur:
"Mimarbaşı sen İstanbul'a su getirmenin mümkün olup olmadığını söyle. Eğer mümkünse ben keseleri uç uca değil, yan yana dizmeye razıyım."
Bunun üzerine Mimar Sinan kollan sıvar ve İstanbul'un dışındaki suları Kağıthane civarında belli yerlerde toplar, oradan da dere içlerine büyük geçitler yaparak İstanbul'a getirir ve şehrin belli meydanlarında umûmi çeşmeler yaparak suyu akıtır.
Bu çeşmelerin tamamı da kırkı bulur. Ve Kırk Çeşme Suları akmaya başlar. O güne gelinceye kadar, musluk gibi bir âdet olmadığı için sular boşa akıp gitmektedir.
O gün çok pahalıya mâl olan suyu artık bostanlara, yollara akıtmak istemiyorlar ve ilk defa İstanbul'da lüle dedikleri musluğu çeşmelere koyuyorlar. Su böylesine pahalıya geldiği ve kıymet kazanmaya başladığı için Kanuni bir ferman çıkarır, der ki: "İstanbul meydanlarındaki umûmi çeşmeler halkın malıdır. Hiç kimse bu çeşmelerden gizlice yeraltından evine su alamayacaktır."
 

Bu umûmi kaidenin bir istisnasını da koyar Kanuni. O da özel olarak Sinan'a iletilir.
Denir ki:    
"Sen İstanbul'a böylesine güzel bir çalışma sonunda kırk çeşme sularını getirdin. Sen evine özel olarak bir lüle su alabilirsin."
Ve Süleymaniye civarındaki meydan çeşmesinden Sinan'ın evine özel olarak yol yapılıp su akıtılır. Böylece Mimar Sinan evinde özel suyu olan tek kişi olur.
Mimar Sinan Şehzadebaşı Cami'ni, Süleymaniye Camii'ni ve Edirne'deki Selimiye Camii'ni yaptıktan sonra yaşlanır.
Devir hep öyle geçmemiştir. İtibarının yüksekte olduğu devirde, kendisinin kıymetini takdir edenler bir bir bu dünyadan göçmüşler, Kanuni vefat etmiş, yerine başka padişahlar geçmiştir.
 Sinan artık 99 yaşındadır!..
Çevresindeki dostları göçtüğü için de kendisi İstanbul'da adetâ yapayalnız kalmış ve artık yeni bir nesil yetişmiştir.
Bir gün Sinan'ın kapısına birisi gelip dayanır. Kapıyı çalar. Sinan bastonuna dayanarak kapıyı açar,
"Buyurun" der.
Gelen meçhul insan, "Ben Topkapı Sarayı postacısıyım. Sizi divana çağırıyorlar.
Herhalde bir soruşturmaya tâbi tutulacaksınız" der.
Sinan Ağa, bu ihtiyar hâlinde, dostlarının hepsinin göçüp gittiği, kendisini eserleri inşaat halindeyken görenlerin kalmadığı bu ihtiyar dünyada, "Acaba Topkapı Sarayına niye çağırılıyorum?" diye bastonuna dayana dayana gider. Saraya girer, orada bir soruşturma heyeti kurulmuştur: Kadılar, ulemalar, müftüler, o günün vükelâsı. Sinan'a şöyle derler:
"Sinan Ağa, hakkında şikâyet var. Eve su almak yasak olduğu, hiç kimse evine özel olarak su almasın, diye pâdişâh fermanı olduğu halde, sizin evinizde özel su varmış."
"Evet," der,
"Cihan Padişahı bana öyle, özel olarak şifâhî fermanla müsaade etmişti. İstanbul'a yaptığım su hizmetinden dolayı sadece benim şahsıma su müsaade etmişti de almıştım."
"O zaman şu müsaadenizi, fermanı görelim de ses çıkarmayalım. Kimseye verilmemesine rağmen, sizinki devam etsin."
Sinan'ın cevabı şu:
"Ben o zaman Cihan Pâdişâhından ferman istemekten hicap etmiştim. Fermanım falan yok, ama su benim evimde akıyor."
Divan müşkül durumda kalır, konuşmalar olur. Huzurda bulunanlardan:
"Sinan büyük hizmetler etmiştir, evinde suyu aksın." derler.
Oradan başkaları cevap verir:
"Bu Âl-i Osman'a hizmet eden sadece Sinan mı? Sinan gibi daha nice hizmet edenler vardır. Ya onların da evine özel su verilsin, ya da Sinan'a da bu ayrıcalık tanınmasın."
Divanda uzun münakaşalar olur, son olarak verilen karar şudur:
"Sinan gibi diğer hizmet edenlerin de evine su bağlanamayacağına göre,
Sinan'a verilen su kesilmeli, fakat şimdiye kadar kullandığı suyu şifâhî fermanla
kullandığı için bir cezaya mucip olmamalıdır."
Ve bu karardan sonra Sinan evine gelir. Üzgün, bezgin, fakat fazla müteessir değil. ÇÜNKÜ SİNAN HİZMETİNİ ALLAH İÇİN YAPMIŞTIR. KENDİSİNE BİR AYRICALIK TANINSIN VEYA ÖZEL BİR MÜKÂFAT VERİLSİN DİYE DEĞİL.
Sinan 100 yaşına girerken hastalanır, yatağa düşer.
Vefat sırasında bir bezi suya batırıp da dudağına çalmak isterlerken bakarlar ki, evindeki musluktan su akmıyor.
İstanbul'a su getiren Sinan, susuz evde vefat eder.
Vefatı sırasında bu olayı başında konuşanlara verdiği cevap enteresandır:
"BİZ HİZMETİMİZİ DÜNYADA BİR BARDAK SUYA SATACAK KADAR MENFAAT DÜŞKÜNÜ DEĞİLİZ.
BİZ HİZMETİMİZİ ALLAH İÇİN YAPTIK VE MÜKAFATINI DA ÂHİRETTE BEKLİYORUZ.
DÜNYADA EVİMİZE SU VERİLMEDİĞİ İÇİN MÜTEESSİR DEĞİLİZ."

 

DERLEYEN
SERHAN HORASAN
f t g m