• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder... Turgut Cansever

  • RestoraTÜRK

Copyright 2020 - Custom text here

Dede Ömer Rûşen - Hüsnünün aksin ruh-ı dilberde peydâ eyledin

Dede Ömer Rûşenî, XV. yüzyılın en önemli Halvetî şeylerinden biridir. Aydınlı olan Rûşenî’nin tasavvuf çevresine girmesi, bir Halvetî şeyhi olan ağabeyi Alâeddin Ali sayesindedir. Bursa’da medrese eğitimi alan şair bir süre de İstanbul’da bulunmuş ve tezkireci Sehî Bey’in ifade ettiğine göre Melîhî ile arkadaşlık yapmıştır. Gelibolulu Âlî’nin Künhü’l-Ahbâr’da Melîhî’nin ne kadar içki müptelâsı olduğuna dair anlattığı anekdot hatırlanırsa, bir mutasavvıf ve bir ayyaşın bu arkadaşlığının niteliği hayli ilginç bir hâl almaktadır. Gördüğü bir rüya sayesinde tasavvufa intisap eden ve Bakü’ye gidip Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî’ye bağlanan Rûşenî, bir süre sonra Şirvânî’nin halifesi olarak irşad göreviyle Anadolu’ya gönderilir. Hayatının son yirmi yılını Tebriz’de irşad faaliyetleri ile geçiren Rûşenî, 1487’de vefat etti (Albayrak, 1994: 81-83).

Rûşenî, XV. yüzyılın tasavvufî şiir yazan divan şairlerinden biridir ve Divan sahibidir. Aşağıda, Rûşenî’ye ait olan “Hüsninün ʿaksin ruh-ı dilberde peydâ eyledin” mısralı gazel, bu önemli mutasavvıf şairin tanınması amacıyla, tasavvufî bağlamda şerh edilmiştir.

Hüsninün ʿaksin ruh-ı dilberde peydâ eyledin

Çeşm-i ʿâşıkdan dönüp anı temâşâ eyledün

“Güzelliğinin yansımasını gönül alan sevgilinin yanağında ortaya çıkardın. Dönüp onu âşığın gözünden seyrettin.” Dede Ömer Rûşenî, XV. yüzyılın öenmli Halvetî şeylerinden biridir (Albayrak, 1994: 81). Dolayısıyla, inceleyeceğimiz bu gazel, tasavvufî bağlamda şerh edilmelidir.

Devamını oku...

Binbir Gece

BİNBİR GECE

Yazarı ve ne zaman yazıldığı bilinmeyen Arapça masal külliyatı.

Arapça asıl adı “Elf leyle ve leyle” olan bu masal külliyatı, bir çerçeve hikâye içerisinde yer alan pek çok tâli hikâyeden meydana gelmiştir. Çerçeve hikâye kısaca şöyledir: Semerkant Hükümdarı Şahzaman bir gün kardeşi Sâsânî Hükümdarı Şehriyâr’ı görmeye giderken unuttuğu bir şeyi almak üzere geri döndüğünde sarayda karısının ihanetine şahit olur ve onu derhal öldürür. Şehriyâr’ın yanındaki misafirliği sırasında kardeşinin ava gittiği bir gün yengesinin onu daha çirkin bir şekilde aldattığına şahit olur. İki kardeş deniz kenarında gezinirken omuzunda sandıkla bir ifritin denizden çıkması üzerine korkularından bir ağaca tırmanırlar. Ağacın altına gelen ifrit sandıktan bir kadın çıkardıktan sonra uyumaya başlar. İfritin karısı olan bu kadın iki kardeşi görür ve ifriti uyandırmak tehdidinde bulunarak onlarla cinsî ilişki kurarak ifrite ihanet eder. Bunun üzerine iki kardeş bütün kadınların sadakatsizliklerine kanaat getirir. Bu sebeple Sâsânî Hükümdarı Şehriyâr sarayına döner dönmez karısını öldürtür. O günden sonra da her gün bir genç kızla evlenir ve ertesi günü boynunu vurdurur. Üç yıl sonra şehirde evlenecek genç kız kalmaz. Padişaha kız bulmakla görevli olup güç durumda kalan vezirin de iki kızı vardır. Büyük kızı Şehrezâd (Şehrâzâd) kendini feda etmek pahasına da olsa kadınları bu belâdan kurtaracak bir plan hazırlayarak padişahla evlenmeyi kabul eder. Gerdeğe girmeden önce de kız kardeşi Dînârzâd (veya Dünyâzâd) ile görüşme izni alır. Dînârzâd, önceden kararlaştırıldığı üzere Şehrezâd’dan bir masal anlatmasını ister. Şehrezâd sabaha kadar devam eden masalı en heyecanlı yerinde keser. Padişah da masalın sonunu öğrenmek için idamı sonraya bırakır. Şehrezâd padişahı böylece 1001 gece oyalar. Sonunda hikâyelerin öğretici ve ibret verici etkisi kadar karısının zekâ ve becerikliliği karşısında duyduğu hayranlığın da tesiriyle padişah Şehrezâd’ı öldürmekten vazgeçer.

Külliyatta 264 masal bulunmaktadır. Külliyatın anlatım tekniği, çerçeve masalın içine giren diğer masalların uygun yerlerinde ikinci, üçüncü derecede çerçeveler meydana getirmeye de elverişlidir. Nitekim Şehrezâd’ın anlattığı masallardan herhangi birinin kahramanı bazan bir vesile bulup karşısındakine birbiri içinde devam edip giden masallar anlatır. Dilimizde de meşhur olmuş tâcir ve ifritler, hamal ve üç hanım, kambur, Alâeddin’in sihirli lambası, Ali Baba ile kırk harâmiler, gemici Sindbâd ve maceraları bunlardandır.

Devamını oku...

Hikâyeler - Hikâye Türleri

 

Hikâye

İslam Ansiklopedisi
Hüseyin Yazıcı

Yalın bir olayın çevresinde kişilerin ilişkilerini anlatma esasına dayanan edebî tür.

Sözlükte “anlatmak, nakletmek, aktarmak, tekrar etmek; benzemek, taklit etmek” anlamlarında masdar olan hikâye isim olarak da kullanılır. Türkçe’de son zamanlarda ortaya çıkan öykü kelimesi de Arapça’daki “taklit etmek” anlamının karşılığı olan öykünmekten türetilmiştir. Olağan üstü hadiselerin konu edildiği destan türüyle benzer yönleri bulunması sebebiyle hikâye en eski edebî türler arasında yer alır. Ancak geçmiş çağlarda gerek Doğu gerekse Batı kültüründe hikâye bağımsız bir edebî tür olarak görünmemekte, masal, fabl, menkıbe, kıssa, hatta fıkra ve latife gibi diğer türlerle karışmaktadır. Bundan dolayı Doğu dillerinde olduğu kadar Batı dillerinde de bu tür modern özelliklerini kazanıncaya kadar değişik adlarla anılmıştır (meselâ Fransızca’da “masal” anlamında conte, “anlatım” mânasında récit, “tarih” mânasında histoire kelimeleri aynı zamanda hikâye türü için de kullanılmıştır). Araştırmacılar, destan ve menkıbe gibi metinleri de ihtiyatlı bir yaklaşımla hikâye olarak kabul etmişler veya bu türlerin içindeki birtakım epizotların hikâye olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Hikâye türünün menşeinin halk hikâyesi olduğu, gerek klasik gerekse modern hikâyenin halk hikâyelerinin gelişmesinden doğduğu dikkate alınırsa başlangıçtaki bu tür karmaşıklığının tabii olduğu söylenebilir. Hatta atasözlerinin, halk şiirlerinin ve halk mûsikisinin sözlü parçalarının arkasında da birer hikâye bulunması gerektiği teorik olarak ifade edilmiştir.

Hikâye türünün Doğu ve Batı milletlerinde benzer bir gelişme süreci göstermesi dikkat çekicidir. Başlangıçta Yunan destanlarının, daha sonra Tevrat ve İncil’deki kıssaların Batı hikâyeciliğine kaynaklık etmesi gibi Doğu hikâye geleneğinde de Hint ve Câhiliye devri Arap hikâyelerinin, nihayet Kur’ân-ı Kerîm’deki kıssaların tesiri görülmektedir.

Devamını oku...

İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı

Bilinen en eski dönemlerden İslâmiyetin kabul edildiği X. yüzyıla kadar geçen zaman içinde oluşan sözlü ve yazılı eserlerin bulunduğu dönem edebiyatına İslâmiyet Öncesi Türk Edebiyatı diyoruz.

Türkler bilinen en eski dönemlerden beri, Asya kıtasının kuzeyinde Sibirya adı verilen bölgenin başlangıcı ile güneyinde Himalaya Dağlarının başladığı yere kadar genişleyen topraklarda yaşamışlardır. Bu sınırlar batıda Ural Dağlarına, doğuda ise Çin Seddine kadar dayanır. Türkler zaman zaman boyların birleşmesiyle büyük devletler kurmuşlardır. Göktürkler, Hunlar, Sakalar Vb. gibi.

Atalarımızın yaşadığı toprakların özelliklerine bir göz atarsak, onların yaşayış tarzları hakkında bir fikir edinmiş oluruz. Edebiyat da bu yaşayış tarzının bir sonucudur.

Eski Türklerin sosyal hayatı ile ilgili olarak elimizde bulunan bilgilere göre onlar atın, demirin ve törenin hâkim olduğu değişik bir kültür oluşturmuşlardır.

Bu kültür bazı kimselerin yanlış anladığı gibi göçebe bir yaşayış tarzı değildir. Çünkü bugün arkeolojik kazılar sonucu Türklerin yaşadıkları yüksek medeniyete sahip şehirler bulunmuştur.

Yazın yaylalara çıkarak hayvanlarını otlatan ve kış hazırlıkları yapan eski Türkler, kışın kışlak adı verilen evlerinde yaşarlardı. Tarım havzasında yapılan araştırmalarda ziraatle uğraştıkları, buğday ve dan ektikleri tespit edilmiştir.

Yaşadıkları hayat tarzının tabiî sonucu olarak kuvvetli, cesur, aktif olan Türkler bu özellikleri üzerinde toplayan kahraman tipine "alp" ismini vermişlerdir. Aile ve toplum hayatına önem verilmiş, güçlü bir sosyal yardımlaşma duygusu gelişmiştir.

Toplumda dayanışmayı ve kültürel canlılığı ise kam, baksı, ozan denilen din adamları veya kendilerine yarı dinî görevler yüklenmiş sanatçılar sağlardı.

Devamını oku...

f t g m