• RestoraTÜRK

  • "Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir."

  • Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder... Turgut Cansever

  • RestoraTÜRK

Copyright 2018 - Custom text here

Ondördüncü Asırdan Bu Yana Türk İçtimai Müesseselerine Kısa Bir Bakış

ONDÖRDÜNCÜ ASIRDAN BU YANA TÜRK İÇTİMAİ MÜESSESELERİNE KISA BİR BAKIŞ

Kâh ağır kâh sür'atli akan bir sel gibi, devamlı ve bereketli çağıltılarla Ortaasya'dan Anadolu'ya yürüyen Türklüğün içtimaî hayâtını, elde çok sağlam vesikalar dahî olsa, devirlere ayırmak, bir zinciri halkalarından çözerek, devam ve teselsülünü kesmek demek olur.

Târih ve zaman, durdurulup dondurulamayacağına göre, içtimaî tekâmül ve hassasiyetin de yürüyen çağlarla beraber bâzı kayıpları ve kazançları olacağı aşikârdır. Ancak bu değişmeyi cevher ve prensiplerde değil, şekil ve suretlerde görüp, tesbît ve kabul etmek gerekir.

Onun için de XIV. Asırdaki Türkün hayâtı ile XVI. Yüzyıldaki Türkün hayâtı, ana  hatları  ve temel  görüşleri   ile, târihî ve an'anevî bir uzayış ve devamdan ibarettir.

Türk cemiyetinin bu sosyal nizamlar ve prensipler örgüsü, asırlar boyu bir içtimaî îman olarak, Tanzimat'a kadar hükmünü ve fermanını yürütmüştür.

Ancak, devletin kumanda köprüsünden gelen fakat ilmî ve millî değerden mahrum, bu bilir bilmez inkılâpla ardına kadar Garb'a açılan kapıdan, bin yıllık içtimaî ve târihî kıymetler sistemi cansız bir ceset gibi dışarı fırlatılırken, Garbın sosyal nizamları da, fâtihâne bir gurur ve bir zafer edası ile içeri girmiştir.

Devamını oku...

Bazı vakfiyelerin hayır şartları

Büyük Tarihçi Prof. Dr. Fuad KÖPRÜLÜ, Türk Vakıf Kayıtlar Arşivi'ni şöyle tanımlar:

"Vakıf müessesesi, orta ve yeni çağlar Türk ve İslâm dünyasını tetkik için birinci derecede mühim bir kaynaktır.

BAZI VAKFİYELERİN HAYIR ŞARTLARI

Fatih Sultan Mehmed Han'ın 875 H. (1470 M.) tarihli vakfiyesinde:

  • Yatağa düşmüş, evine doktor getirme imkânı olmayan hastalara, başvurmaları halinde doktor gönderilmesi,
  • Hastanede ölenlerin cenaze masraflarını karşılamak üzere her gün beş akçenin bir fonda biriktirilmesi,
  • İmarete gelen misafirler, görevliler tarafından güler yüzle karşılanıp, misafir olarak kalmak isterlerse, üç günden çok olmamak üzere misafir edilip, yeme-içme ihtiyaçlarının karşılanması,
  • İmaretten, dul kalmış Saliha hanımlar için yemek verilip, namus ve iffetlerinin muhafaza edilmesi.

Yavuz Sultan Selim Han'ın 947 H. (1540 M.) tarihli vakfiyesinde:

  • Her gün iyi cins undan 100 ekmek pişirilip fakir halka dağıtılması.

Sultan III. Murat Han'ın annesi Nurbanu Valide Sultan'ın 990 H. (1582 M.) tarihli vakfiyesinde:

  • Hastanede görev yapacak hastabakıcı, temizlikçi, bekçi gibi görevlilerin yanında, hastalara namaz kıldırabilecek bir imam tayin edilmesi ve bu imama yardımcı olacak, namaz vakitlerinde hoş seda ile ezan okuyup insanları Allah'a ibadete çağıracak bir müezzin tayin edilmesi,
  • Kendini bilmez kişilerin duvarları karalayıp, kirletmesini engellemek ve yapılan karalamaları silmek için bir görevli tayin edilmesi,
  • Cuma, bayram ve mübarek gecelerde imarette her gün pişirilen yemeğe ilave olarak çeşidi bol yemekler pişirilip yoksullara dağıtılması ve yoksul-zengin ayırmaksızın imarete gelen misafirlere yedirilmesi.

    Devamını oku...

Yaşayan Kültür Mirası “Hasan Eşref Efendi Konağı”

Özden Gülen

Öğlen üzeri Tahtakale’den Pınarbaşı’na doğru yürüyorum. Hava ayaza kesmiş, rüzgâr sert esiyor. Tahtakale her zamanki canlılığında. Sağlı solu küçük dükkânlar, hırdavatçılar, esnaf lokantaları, balıkçılar, ekmek fırını… Soğuk havaya rağmen kahvelerin önündeki alçak iskemleler dolu. Müdavimleri üzerinde dumanı tüten çay bardakları avuçlarının arasında ısınmaya çalışıyor. Hırdavatçı dükkânlarının önlerinde rengârenk, çeşit çeşit malzemeler… Yol kenarına dizili boy boy sobalar, ızgaralar, baca deliği kapakları, maşalar kış ortasında olduğumuzu kuvvetle hissettiriyorlar. Veziri Caddesi’nden Pınarbaşı’na doğru ağır ağır yokuşu tırmanıyorum. Az aşağıda yol kenarındaki yeşil parmaklıklı kabrin önünde duraklayıp Helvacı Bacı’nın ruhuna bir Fatiha gönderdim. Yolun sol tarafında sıralanan Veled-i Vezir Camii ve Üçkurnalar Camii hazireleri ile Esici Mehmed Dede kabirlerine de dualarımı okuyarak Üçkurnalar Çeşmesi’nin önüne varıyorum. Bundan sonrasında sağda eski surlar ve Yerkapı, solda Pınarbaşı Mezarlığı uzanır. Çeşme başında soluklanırken gözüme ilişiyor. “Yaşam Kültürü Müzesi” yazan kahverengi tabelayı daha önce hiç fark etmemişim, hayret! Halbuki Alacahırka ya da Yerkapı’ya giderken sıkça geçerim bu yoldan. Merakla ok istikametine yürüyüveriyorum. Az ileride soldaki sokağı gösteren bir tabelayı takiben döndüğümde, kocaman bir bahçe içinde güzelim konağı görünce hayret ve merakım katlanarak büyüyor. Bahçe kapısını açıp taş avluya ayak basıyorum.

Güvenlik ve danışma görevlileri ile birkaç selamlaşma cümlesi ve binayı gezerken fotoğraf çekme isteğim Müze Müdürü Goncagül Hanım ile tanışmaya vesile oluyor. Meğer tam da arayıp da bulamadığım bir mekâna sürüklenmişim. Goncagül Hanım’ın rehberliğinde konağı gezerken geçmişe, hatıralara, kültürümüze, geleneklerimize ve el sanatlarımıza doğru upuzun bir yolculuğa çıkıyoruz.

18. yüzyıl geleneksel Türk mimarisinin bir örneği olan bu tarihi konak Bursa’da deri tabakhaneleri olan Hasan Eşref Efendi’nin ailesi için inşa ettirmiş olduğu bir yapıymış. Hasan Eşref Efendi’den sonra kızı Hacer Hanım’ın 1986 yılındaki vefatına kadar burada yaşadığı biliniyormuş. 2012 senesinde Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından alınan tarihi konağın restorasyonu yapılmış ve 2017 yılında Bursa Yaşam Müzesi olarak düzenlenmiş. Geçtiğimiz aylarda ziyaretçi kabul etmeye başlayan mekânın tanıtılması için faaliyetler sürmekteymiş.

Devamını oku...

“Topkapı Sarayı’nın restorasyonuna cebimden para eklerdim”

Sevinç Özarslan 

11 kasım 2014

Ekrem Hakkı Ayverdi, ölümünün 30. yılında, Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde (İAE) açılan bir sergiyle anılıyor. Mimarlık, koleksiyonerlik ve restoratörlük olmak üzere Ayverdi’nin üç yönünü ele alan “Ekrem Hakkı Ayverdi, Mimarlık Tarihçisi, Restoratör, Koleksiyoner” adlı sergide, onun restorasyon projelerinden, koleksiyonundaki eşsiz hat sanatı örneklerine kadar pek çok eser yer alıyor. 
 
 
Beyoğlu Tepebaşı’ndaki Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde (İAE) geçen hafta açılan sergi, kültürümüzü merak eden herkesi ilgilendiriyor ama Fatihlileri daha yakından ilgilendiriyor. Dikkatli semt sakinleri, Fatih’in ana caddesinde ya da Koyunbaba Parkı’nda Ayverdi soyadına mutlaka rast gelmiştir. Peki Fevzipaşa Caddesi’ndeki müze ev hiç dikkatinizi çekti mi? Kapısındaki tabelada “Bu evde mütefekkir-yazar Samiha Ayverdi ve ailesi yaşadı.” yazan o evin mimari ve içindeki sanat eserlerinin, kıymetli eşyaların sahibi, abisi yazar Ekrem Hakkı Ayverdi idi. Her gün önünden geçtiğiniz evdeki nadide eserleri orada görmek mümkün değil ama 28 Mart 2015’e kadar İAE’de ziyaret edebilirsiniz. 

Devamını oku...

İstanbul'un Osmanlı kimliğini yok eden Henry Prost’u tanıyalım

İstanbul'un Osmanlı kimliğini yok eden Henry Prost’u tanıyalım

Fransız mimar ve şehircilik uzmanı. 1902 de yüksek mimarlık okullarından mezun olmuş, öğrenciliğinde “roma büyük ödülünü” almış. asıl çalışmalarını roma da kaldığı beş yıl zarfında gerçekleştirmiştir. bu süre zarfında da Ayasofya’nın da içinde bulunduğu tarihi anıtların rölöve ve arkeolojik çalışmalarını gerçekleştirmiştir. İstanbul’un Bizans anıtlarını da içeren bu ön çalışmaları post’un İstanbul’a olan ilgisini arttırmıştır.

1936 yılında Atatürk’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelmiştir. “istanbul’un nazım planı” nı uygulamakta görevlendirilmiştir. 1937 de hazırlamaya başladığı raporlarını 1939 da tamamlamış ve hükümetten onay almıştır.

Şimdi bu raporu inceleyelim çok masum görünen bu raporların önerileri ne yöndeydi. Prost sözde kentin kendisine özgü dokusunu koruyacak, tarihi yapıları koruyup yeni yerleşim alanları oluşturacaktı. Sözde diyorum çünkü post sadece Bizans yapılarını korumaya yönelik çalışmalar yapmıştır.


Prost, ilk darbeyi Saraçhane- Unkapanı arasına vurur. prost, eski Paris yerleşimlerini yıkıp yeni bulvarlar açan Haussman’ın geleneğinden gelen bir fansızdı. onun içinde “ sur içi İstanbul’unda Osmanlı kimliğini ve çevre ölçeğinin dikkate almadan meydan ve bulvarlar açmakta” sakınca görmedi. post, bütün dünya kentlerinin metro ya  yöneldiği yıllarda İstanbul’u otomobil yollarıyla donatmakla ısrarlıdır. zira bu bahaneyle minare ormanı şehri budayacak ve Bizans eserlerinin ortaya çıkaracaktır. nitekim Atatürk bulvarını açarken pantokrator’un yanından valens (bozdoğan) kemerinin altından geçerek onları değerlendirmiş ama aynı güzergâhtaki camii, medrese, konak ve çeşmelerin üzerinden geçmekte sakınca görmemiştir.

Devamını oku...

f t g m